Cennet Hakkında Merak Edilenler

 

(İzin ve­rin!” Sen izin verir vermez, kapıcılar kendile­rine sarayın kapısını açarlar. Sen koltuklarına yaslanıyorsun. Senin oturma salonuna girerler.

Cennet çocukları önünde el pençe divan durmuşlardır.)


Cennete Giriş

Cennetin kapıları açılınca, güzel koku­larının meltemi ve akar sularının hoş sesi dal­ga dalga yayılır. Yüzünü ve bütün bedenini âdeta okşar durur. Cennetin hoş rayihaları, keskin misk kokusu, kırmızı zaferanı, sarı kâfuru ve gri anberi, meyvelerinin nefis koku­ları, güzelim ağaçları, okşayıcı meltemleri her tarafta dolup taşar. Bu güzel kokular ve esinti­ler, koku alma duyunda birbirine karışır, nihâyet bey­nine ulaşır, hoşluğu kalbini doldurur, oradan da bütün or­ganlarından taşar. Gözünle Cennet köşklerinin güzelliğine, yeşil zümrüt­ten, kırmızı yakuttan, beyaz inciden büyük taş­larla örülmüş binalarına bakarsın. Nuru, parlaklık ve güzel­liği her tarafı kaplamıştır. Allah onları berraklık ve parlak­lıkta mükem­mel yaratmıştır.

Bu ve Cenneteki diğer şeylerin nuru birbi­rine karışmış­tır. Oraya girdiğinde, çok büyük nimetlere ereceğini ve Rabbinin cemalini sey­redeceğini bildiğinden, gönlün se­vinçle do­larak Allah’ın perdelerine bakarsın. Cennet ha­valarının ve rüzgarlarının hoş kokusu, manzarasının par­laklığı, meltemlerinin tatlı rayihası ve okşayıcı serinlği bir araya gelmiştir. Bu, yüzüne ilk deyip okşayacak olan güzel esin­tilerdir.

Nurlu Kafile

Düşün bir kere! Cennete girmekle mes­rursun. Kapısı­nın, senin ve seninle birlikte di­ğer Allah dostları için açıldı­ğını biliyorsun. Sevincin, baktığında gördüğün gözalıcı gü­zel­liği, ondan yayılıp gönlüne kadar ulaşan hoş kokusu, yüz ve bedenini okşayan nefis havası ve serin melteminden ileri gelmektedir. Düşün bir kere! Allah sana bütün bu şeyleri ihsan et­miş. Bu manzara karşısında sevincinden ölsen bile sana çok görülmez. Nihayet melekler Cen­netin kapısını açınca, senin ve seninle beraber diğer Allah dostlarının yüzüne gülümseyerek sizi karşılarlar. Sonra Allah’ın izzetine yemin ederek yaratıldıkları günden beri ancak bu an­da ve sizin için güldüklerini söylerler.

Sonra size “Selâmün aleyküm!” diye sesle­nirler. Mü­kemmel sûretleri ve parlak nurları yanında bir de güzel nağmelerini, hoş sözleri­ni, tatlı selâmlarını bir tasavvur et! Sonra se­lâmlarına şu sözleri de eklerler: “Tertemiz gel­diniz. Artık ebedî kalmak üzere girin buraya!” (Zümer Sûresi: 73) Cennetlikleri, her türlü kir, pas, kin ve sinsilik gibi maddî ve manevî pis­likten temiz olmak ve dinî ve dünyevî bütün kötülüklerden uzak bulunmakla överler. Sonra Allah adına, O’nun saadet yurdu olan Cennete girmelerine izin verirler. Sonra orada sonsuza dek kalacaklarını bildirerek: “Tertemiz geldi­niz. Artık ebedî kalmak üzere girin buraya!” (Zümer Sûresi: 73) derler.

Sen ve seninle birlikte Allah’ın sevgili kul­ları bunu işi­tince içeri girmek için kapıya ko­şarsınız. Kapılar girenlere dar gelir. Tıpkı Utbe bin Gazvan’ın Hz. Peygamber (s.a.v.)’den naklen belirttiği gibi: “Cennetin kapısından sı­kışa­rak girmeleri benim için şefaatimden daha önemlidir.” Cennetin kapısı izdihamdan dolayı sıkışır. Kırk senelik yü­rüyüş genişliğinde olan kapının, Rahman’ın dostlarının kalabalı­ğına dar gelmesini ne sanıyorsun? Yakut ve inciden yapılmış saraylarının güzelliğini göre­rek koşan bu kalabalık ne değerli bir kala­balıktır!

Düşün bir kere! Mahşerin o kalabalığı içe­risinde Allah seni affetmiş. Cennetin kapısına doğru koşanlarla birlikte koşuyorsun. Temiz­lenmiş vücutlarla parlamış ve dolunay gibi aydınlanmış yüzlerle sevinenlerle birlikte se­viniyorsun. Vücutlarından güneşin ışınları gi­bi nurlar saçılmaktadır! Sen Cennetin kapısını geçip toprağına ayak bastığında bakarsın ki, o keskin bir misk ve üzerinde olgun bir zaferan yeşer­miştir. Misk, gümüş gibi parlak bir zeminin üzerine serpil­miştir. Etrafında da za­feran bitmiştir.

Ölümsüzlük Yurduna İlk Adım

İşte bu, azap ve ölümden emin olarak ölüm­süzlük top­rağına attığın ilk adımdır. Sen misk toprağı ve zaferan bah­çesi içerisinde adım adım ilerliyorsun. İki gözün, ağaçlarının güzelliğinden ve manzarasının göz alıcılığın­dan doğan inci gibi parlak güzelliğine takılıp kalmıştır. Sen işte böyle zaferan bahçelerin­de ve misk yığınları içindeki Cennet toprak­larında gezerken birden Cennetteki zevcelerin, ço­cukların, hizmetçi ve uşakların arasında -Ali bin Ebî Talib’ (r.a.)’ın belirttiği gibi- “Fa­lanca geldi!” diye seslenilir. Hepsi de seni kar­şılamaya gelirler. Tıpkı dünyada kayıp kişisi­nin geldiği kendisine müjdelenen bir kimsenin sevindiği gibi senin gelişinden dolayı sevinir­ler.

Sen saraylarına bakarken, birden onların tatlı seslerini ve hoş karşılayışlarını duyar­sın. Bundan dolayı sevincinden uçar gibi olur­sun. Onların senin hakkındaki tezahürat sesle­rini duyduğunda hissettiğin sevinçle kendinden geçerken, uşaklar sana doğru hızla koşarlar. Cennet çocukları yo­lunda saf bağlarlar. Uşak­lar sana doğru gelirlerken, sabır­sızlıktan zevcelerini bir telaştır almıştır. Her birisi se­nin geli­şini görüp, dönerek kendisine haber vermek ve bu sevinçli müjdeyi kendisine ulaş­tırmak için birer hizmetçisini gönde­rir. Seni karşılamadan önce hizmetçiler seni görürler. Sonra her eşinin hizmetçisi koşarak yanına döner. Senin gelişini kendisine müjdelediğin­de her birisi hizmetçisine: “Sen ger­çekten onu gördün mü?” diye şiddetli sevincinden inana­mayacak. Sonra her birisi başka bir hizmetçi gönderir. Se­nin geldiğine ilişkin peşpeşe müj­deler kendilerine gelince, sevinçten yerlerinde duramazlar. Eğer Allah çadırlarından dışarı çıkmamayı kendilerine zorunlu kılmasaydı se­ni kar­şılamak üzere bizzat çıkacaklardı. Nite­kim Mevlân şöyle buyuruyor: “Otağlar içinde sahiplerine tahsis edilmiş huriler vardır” (Rah­man Sûresi: 72) Ellerini kapılarının kenarına dayayıp başlarını dışarı çıkarırlar ve çehrenin ne zaman kendilerine görüneceğini, uzun has­retlerinin ve şiddetli özlemlerinin ne zaman di­neceğini, gözlerinin nuru, rahatla­rını kaynağı, Rablerinin dostu ve Mevlâlarının sevgilisini görecekleri anı dört gözle beklerler.

Sen saraylarının parlak güzelliğine bakarak misk tepe­leri ve zaferan bahçeleri arasında ge­zinirken, uşakların olanca nur ve güzellikle­riyle seni karşılarlar. Huzuruna ge­len ilk uşa­ğını öylesine büyük görürsün ki, Rabbinin me­leklerinden biri sanırsın. O sana şöyle der: “Ey Allah’ın dostu! Ben sadece senin bir hizmetçinim. Senin emrine verildim. Benden baş­ka yetmiş bin uşağın daha vardır.” Sonra parlaklık ve nurlarıyla hizmetçiler birbirini takip eder. Her biri seni saygıyla selâmlar.

Cennet Saraylarına Varış

Sen Cennette iken gönlünün sevincini bir düşün! Uşakların, huzurunda ayakta bekle­mekte, sana saygı gös­termektedirler. Arkasın­dan sedeflerindeki incileri andıran hizmetçile­rin seni karşılayıp selâmlıyorlar. Sonra gelip hu­zurunda divan duruyorlar. Daha sonra uşak ve hizmetçiler kafilesi arasında ihtişamla yü­rüyorsun. Sana, saraylarına, Mevlân ve Sulta­n’ının senin için hazırladığı nimetlerin ya­nına kadar refakat ediyorlar. Sarayının kapısına geldiğinde, perdedarlar kapıyı açıyorlar, per­deleri kaldırıyorlar. Hepsi de sana saygı ve ta­zim göstererek ayakta bekliyorlar. Sa­raylarının kapıları açılıp salonlarının parlak güzelliğin­den, süslü ağaçlarından, nefis bostanlarından, parlak avluların­dan, aydınlık odalarından per­de kaldırıldığı zaman göre­ceklerini bir tahayyül et!

Sen bütün bunlara bakarken, birden bire hizmetçilerin zevcelerine yüksek sesle müjdeyi iletiyorlar: “Bu falan oğlu falandır. Sarayının kapısından içeri girmiştir!” Onlar senin geliş ve saraya giriş müjdeni duyar duymaz, perdeler ar­kasındaki karyolalarına serili yatakla­rından aşağı atlarlar. Çadırlar ve kubbelerinin altında gözlerin onlara bakmakta­dır. Seni gör­meye karşı duydukları sevinç ve özlemin ken­dilerini nasıl da hafifleştirdiğini ve yatakların­dan inişlerini görmektesin. O nazlı, niyazlı, hüsün ve cemalli güzellerin çalımla ileri doğru atılışlarını bir tasavvur et!


Güzel çehreleri ile, hülle ve ziynetleri içeri­sinde, vücut­ları nazla beslenip büyütüldükle­rini gösterir biçimde her birisinin hızla ileri atıldığını bir düşün! Mükemmel kametiyle di­vanından kubbesinin salonuna ve çadırının or­tasına ini­şini bir göz önüne getir! Çadır ve kubbelerinin kapısına ulaşıncaya kadar hızla ilerlerler. Sonra sen gelinceye kadar içinde bekletildikleri çadır ve otağlarının kapısının yanlarına ellerini dayarlar. Böylece ayakta du­rup baş ve çehrelerini dışarıya uzatırlar. Senin gelişinden dolayı sevinç ve neşeyle dolu bir kalb ve büyük bir merakla sana bakarlar.

Ceylan Gözlü Güzeller

Gönlünün sevinci ve kalbinin neşesiyle du­rumunu bir düşün! Gözlerin onlara ilişmiş, güzel yüzlerine ve nazlı göz­lerine bakışın ta­kılmış. Onlarla yüz yüze gelince gözlerin şaşar, gönlün sevinçle taşar, gözlerinin gördüğü, gönlünün hissettiği saadet duygusunun doldur­duğu kalbinin heyeca­nından şaşkın ve ken­dinden geçmiş gibi kalakalırsın. Sen onlara doğru haşmetle yürürken, birden bire otağları­nın kapısına kadar gelirsin. Onlar da hızlıca ve telaşla sana doğru gelirler. Aşk ve muhab­bet onları hafifleştirmiştir. Vü­cutlarının nazla beslenmesinden ve cisimlerinin ahenk ve mü­kemmelliğinden salınarak yürürler. Sonra on­lardan her biri sana şöyle seslenir: “Sevgilim, bize geç gelmene sebep olan nedir?” Sen şöyle cevap verirsin: “Allah şu şu günahımdan do­layı beni o kadar çok bekletti ki, ben size ka­vuşamayacağımı sandım.” Sündüs ve ipek giysiler içeri­sinde, sana olan özlem ve sevgile­rinden aceleyle yürüdük­leri için lüks elbiseleri­nin eteklerini misk zemini üzerinde sürüyerek etrafa hoş koku yayılmasına ve zaferan otları­nın dalgalanmasına sebeb olurlar. Onlardan en önde olanı, Hz. Peygamber (s.a.v.)’in buyurduğu gibi, parmak uçlarını, bilek­lerini ve yüzükle­rini sana uzatır.

Kâfur ve zaferandan yaratılmış, binlerce sene nazla beslenmiş parmakların güzelliğini bir düşün! Ellerini sana uzattığında nasıl bir nurla parladığını ve nasıl bir ışık saçtı­ğını bir tasavvur et! Parmaklarını parmakların arasına aldı­ğında, nazla ve niyazla beslendiğinden ipek gibi yumuşaklı­ğıyla neredeyse parmakla­rın arasından kayacaktır. Ellerine dokunmak­tan aldığın latîf ve hoş duygu gönlüne ulaşır ulaşmaz sevincinden aklın uçar gibi olur. Son­ra onun nazlı ve niyazlı bedenine elini uzatı­yorsun. O da seni bağrına basıyor. Elini boy­nuna doluyorsun. Ellerin gerdanlıklarına deği­yor. Birbirinizi candan kucaklıyorsunuz. Seni bağrına bastığında, cisminin nazlılık ve nazeninliğinden âdete garkoluyorsun. Onun hüsn-ü cemalinden ve kucaklama lezzetinden duy­duğun hazzı bir düşün!

Sonra onun güzel ve hoş kokusunu kok­larsın. Gönlün ondan başka her şeyden geçer. Öyle ki ona dokunmadan ve hoş kokusunu al­madan ötürü ruhuna ulaşan sevince gark olur ve sürurla dolar. Sen bu hâldeyken birden bire diğerleri de yanına üşüşürler, seni kucaklar ve buseler kon­dururlar. Yüzün, onların buseler konduran gonca misali ağızlarıyla dolar. Yüz güzellikleri seni kaplar. Saçlarıyla vü­cudunu örterler. Hoş kokuları burnunu doldurur. Onlar böyle, seni öpüp koklarlarken ve nazlı beden­leriyle kucak­larlarken bir düşün! Sana olan de­rin sevgileri ve uzun öz­lemleri nedeniyle sana sarıldıklarında büyük bir mutluluk hissederler. Seni bırakmak istemezler ve senin hoş ve ne­fis kokunla saadete gark olurlar.

Allah’ın Vaadi Haktır

Sürur ve saadet gönlünde iyice yer edip, ne­şenin lezzeti bütün bedenine yayılınca, Al­lah’ın (dünyada) sana olan vaadini hatırlarsın. Bunun üzerine sana verdiği sözü ger­çekleşti­ren ve vaadini yerine getiren Allah’a yüksek sesle hamd edersin.

Sonra, iyi işlerde çaba ve gayretinle onları Allah’dan istediğini hatırlarsın. İşte sen onları öpüp koklarken dün­yada işlediğin o salih amellerinin mükâfatıyla yüzyüzesin: “Çalışan­lar böylesi bir başarı için çalışsın!” (Saffat Sûresi: 61) Sonra onlar sana, sen de onlara öv­güler yağdırırsınız. Sonra hepsi, güzel huylarıyla hayatını şenlendireceklerini yüksek sesle şöyle dile getirirler: “Biz hoşnut olanlarız, hiçbir zaman kızmayız. Biz karar kılmışlarız, hiçbir zaman göçmeyiz. Biz ebedî yaşayanlarız, hiçbir zaman ölmeyiz. Biz nimetler içinde nazla büyüyenleriz, hiçbir zaman sıkıntı çek­meyiz. Müjdeler sana, sen bizimsin, biz de se­niniz!” Sonra onlarla birlikte yürümeye devam edersin. Sen huri­lerden, vildan ve hizmetçilerden meydana gelen kafilenin arasında yürür­ken ne güzel bir manzara arzedersin!

Nihayet bazı otağlarının yanına varırsın. Yakut ve züm­rütle süslenmiş içi boş bir tek inciden meydana gelen bir çadır görürsün. İçi­ne bir göz atarsın. Yataklarını, halılarını, yas­tıklarını, odalarının güzel yapılmasını görürsün. Binaları, inci ve yakuttan büyük taşlar üzerin­de katlar hâlinde örül­müştür. Sonra astarları ipek ve atlastan olan döşekler serili ve bütün yüksekliğiyle tahtını bulursun. Çarşaflarının yü­zünden yoğun bir nur yükselmekte, kenarla­rındaki ipek ve dibactan yeşil tüylerin güzelli­ği göz kamaştırmaktadır. Bu­rası özel meclis fasıllarının yapıldığı yerdir. Bunlara bak­tıkça gözlerin şaşar. Sonra tahtından, zevcele­rin için kurul­muş özel mahfili seyredersin. Orada bir zevcen karyolasın­dan yukarıdaki tahtına bakıp durmaktadır.


Küçük Birer Cennet: Huriler

Kapıların, perdelerin, kubbe ve salonunun güzelliğini bir düşün! Güzel yataklarıyla, tahtlarıyla, sütunlarıyla, yük­sekliğiyle, halılarıyla ve kurulu otağlarıyla hepsini bir tasav­vur et! Yatağına yaklaştığında, tahtınla birlikte du­rursun. Zevcen önce oraya çıkar. Sen de peşinden çıkarsın. Oraya çıkınca karşı karşıya oturursunuz. Bu şekildeki manzaranız ne güzeldir!

O, yüzünün hüsn-ü cemali ve cisminin nazlılığıyla kıymetli elbiseleri ve ziynetleri içeri­sinde, kolunda bilezik­leri, parmağındaki yü­zükleri, ayağındaki halhalları, belin­deki ke­merleri, inci ve cevherle süslü atkıları, boy­nundaki gerdanlıkları, bütün bunların üzerinde başındaki inci ve yakutla süslenmiş tacı, tacı­nın altından ve omuzları üzerin­den eteklerine ve ayaklarına kadar serpilmiş saçı bulun­mak­tadır.

Sen onun ayna gibi olan boynunda kendi yüzünü, o da senin boynunda kendi yüzünü gö­rebilmektedir. Cennet çocukları çadırının et­rafında senin ve zevcenin hizmetini beklemek­tedirler. Otağının kenarlarından ağaç dalları mey­veleriyle sarkmakta, sarayının etrafında ırmaklar muntazam bir biçimde akmakta, o ır­maklardan kollar otağının üzerine uzanarak, şarap, bal, süt ve selsebilini sana sunmaktadır. Senin ve zevcenin güzelliği doruğa ulaşmış bulunmaktadır. Sen de ipek ve sündüsten elbi­seler giymiş, vücudunun her mafsalına altın ve inciden bilezikler takmışsın. İnci ve ya­kuttan mamül tacın, başının üzerinde durmaktadır. İnciden olan tacın çehreni nur ile parlatmaktadır. Husûsî Cennetin ve bütün sarayların senin vücudunun parlaklığından ve yüzünün nurundan pırıl pırıl aydınlanmakta­dır.

 

Cennet Irmakları

Sarayların şeffaf olup içeriden dışarıyı gösterdiği için bütün zevcelerini ve hizmetçile­rini, saraylarının bütün binalarını görebilmek­tesin. Ağaçlarının meyveleri üze­rine kadar sarkmakta, şarap ve süt ırmakların altından, su ve bal ırmakların ise üzerinden akmaktadır. Sen zevcele­rinle birlikte koltuklarında oturmak­tasınız. Kapılarının kanat­larını açmış, üzerine ise otağının perdesini çekmişsin. Hiz­metçiler ve Cennet çocukları çadırının etrafını sarmış­lar. Sen onların Rabbine olan tesbih seslerini işitmektesin. İçin­den geçen her şeyden anında haberdar olur ve canının çektiği ve arzu ettiğin her türlü nimet ve ikramı getirip sana sunmak­tadırlar.

Sen ve zevcen, en mükemmel şartlarda ve eksiksiz ni­metler içerisindesiniz. Onun hüsn-ü cemal ve mükemmelli­ğine baktığında hayret­ten hayrete düşüp gözlerine inana­mazsın. Güzelliğinden dolayı kalbin coşar. Sevimliliğinden dolayı gönlün kendisine ısındıkça ısı­nır. Sen koltuğunun üzerinde otururken, o senin nedimin olup, birlikte Cennet içeceklerinden içersiniz, inciden kadehler ve gümüş gibi be­yaz cam sürahilerle birbirinize Cennet şarabı, selsebil ve tesnîm ikram etmektesiniz. Onun elindeki yakut ve inciden kadehi bir göz önüne getir!

İnci gibi parlayan güzel dişleriyle gülümse­yerek sana kadehi uzatıyor. Parmaklarının nu­ru, yüz ve gerdanının nuru, Cennetin nuru ve karşıda duran senin yüzünün nuru birbirine karışarak kadehe yansıyor. Parmakları arasın­daki kadehte, kadehin parlaklığı, şarabın par­laklığı, yüz ve ger­danının parlaklığı, dişleri­nin parlaklığı toplanıyor. Senin gibi Cennette yaratılışı mükemmel ve henüz tüyleri çıkma­mış bir delikanlı hâline gelen, parlak yüzlü, bembeyaz ci­simli, şık elbiseli; içine yakutun kırmızılığı, incinin beyazlığı karışmış som altından yapılmış sarı ziynetli bir gencin (ken­dinin) saçlarını ne zannedersin! Zevce olarak sana ihsan edilen o gül yüzlü de ne güzeldir!


Çocuk gibi masum, cana yakın, hoş sözlü ve mükem­mel yaradılışlıdır. Yüzünün güzelli­ği ne harikadır! Göğüsleri ne beyaz, bedeni ne zariftir! Nazla beslenip büyütülmesi kendisine mükemmel bir letâfet ve nezâket kazandır­mıştır. Ceylan gözleriyle nazlı nazlı sana bak­makta, tatlı ve açık sözleriyle seninle konuş­makta, aşk, sevgi ve coşkuyla seninle oynaş­maktadır. Elinde, sadeliği ve cisminin in­celi­ğiyle şeffaf ve eşsiz yakuttan veya gölgesiz saydam inciden bir kadeh bulunmaktadır. Elinin güzelliği ve yüzüklerinin nuruyla kade­hin güzelliğine daha bir güzellik katmıştır. Kendisinin beyazlığı, içeceğin beyazlığı, tuta­nın elinin be­yazlık ve güzelliğiyle kadehin gü­zelliğini bir tasavvur et! İnci, yakut veya gü­müşten olan kadehin onun mükemmel par­makları arasındaki manzarasını bir göz önüne getir. İnci gibi güzel dişleriyle gülerek kadehi sana uzatıyor. Parmak­larının nuru, yüz ve ger­danının nuruyla birlikte kadehe yansıyor.

Nur Üstüne Nur

Sen karşısında oturuyor ve sen de gülüyor­sun. Elindeki kadehin üzerinde, senin nurun, kadehin nuru, içeceğin nuru, onun yüzünün, gerdanının, gülüşünün nuru ve Cen­netin nuru bir araya geliyor. Kadehi bütün bu nur ve ışık­larla bir tasuvvur et! Ellerinde pırıl pırıl parlı­yor. Ellerindeki bütün yüzük ve bilezikleriyle kadehi sana uzatıyor. O ne tatlı uzatma ve ne göz alıcı el!

Sonra o güven, lezzet ve sevinç ülkesinde peş peşe şa­rap kadehlerini sunuyor. Sen de elinden alıyor, dudakları­nın üzerine koyuyor ve yudum yudum içine çekiyorsun. Neşesi ta kalbine kadar sirayet ediyor. Lezzeti organları­na yayılıyor. Ondan daha önce hiç tatmadığın bir haz ve lez­zet alıyorsun. Cennet çocukları etrafında hizmet için ayakta durmaktadır. Bu­nu düşün! Elinden kadehi alıp içersin, ar­kasın­dan ellerinle ona geri verirsin, o da gülerek ve güzel elleriyle senden alır. Bu ne tatlı gülüş­tür! Böylece kadeh ellerinizde dolaşıp durur. İçeceğin nuru yanaklarına yansır. İkiniz de yüksek sesle Mevlânız ve Efendinize hamd ve tes­bih edersiniz. Çocuklar ve hizmetçiler de si­ze cevaben tes­bih ve tehlil (lâ ilâhe illallah) seslerini yükseltirler. O saray ve otağlarda, nağmelerle yükselen o ses ne güzeldir! Siz böyle lezzet ve sevinç içerisindeyken, yüz yıl­lar geçmiş ve siz kalblerinizin nimetlerle meş­gul olmasından farkında bile olmamışsınız.

Ziyaretçi Melekler

Birden grup grup melekler ziyaretine ge­lirler. Rabbinden kıymetli ve latif hediyeler getirirler. Rabbinin bu elçileri sarayını bekle­yen nöbetçiler ve hizmetine amade uşakların yanına vardıklarında onlardan, yanına varmak ve Mevlândan sana getirdiklerini takdim etmek için izin ister­ler. O zaman nöbetçi ve perdedarların Rabbinin melekle­rine şöyle derler: “Al­lah’ın dostu, eşleriyle birlikte meşgul ve isti­rahattadır. Biz ona olan saygı ve tazimimizden rahatsız etmek istemiyoruz.” İşte büyük ve yü­ce olan Rabbin bu gerçeğe şu âyetiyle işaret buyuruyor: “...Cennetlikler, ger­çekten nimetler içerisinde sefa sürerler.” (Yasin: 55) Müfes-sirler bu âyeti işaret ettiğimiz şekilde açıklar­lar. Bu ne bü­yük nimet, ne muazzam saltanat ki, Rabbinin elçileri bile yanına varmak için izin isterler!


Cennetinde dostlarının şanını yücelten Rabbin bu sal­tanata şöyle işaret buyuruyor: “Ne yana bakarsan bak yı­ğınla nimet ve ulu bir saltanat görürsün” (İnsan: 20) Bu âyetin tefsirinde şöyle denilmiştir: Bu saltanat me­leklerin kendilerinden izin istemelerine işaret­tir. Kapıda Allah’ın gönderdiği elçi şöyle ses­lenir: “Ey Allah’ın dostu, iznin alınmadan ya­nına girilemez. Ey Allah’ın dostu, sen Al­lah’ın rızasına ermişsin, saltanat, arzu ve ha­yallerinin zirvesine ulaşmışsın.”

Perdedarlarının, yanına varmaları için sen­den izin is­temeyeceklerini söylediği zaman melekleri ve şu sözlerini bir tahayyül et: “Biz ona Allah tarafından gönderilen elçile­riz. Rabbinden birçok hediye ve armağanlarla geldik.” O zaman perdedarların hemen davranırlar ve yanına varma­ları için senden izin isterler. Perdedarlarının o andaki du­rumlarını bir düşün! Kapıyı çalmak üzere ellerini kırmızı altın tah­talar üzerinde inci ile süslenmiş yakuttan hal­kaya uzatır ve sarayının kapılarını çalarlar. Yakuttan halkalar inci ve zümrütten olan sara­yının kapısına değince, duyabildiğin en güzel sesten daha güzel bir ses çıkarırlar. Bu sesi du­yanların kulakları haz, gönülleri neşeyle dolar. Ağaçlar ka­pının bu sesini duyunca meyveleri birbiri üzerine eğilir. Bundan da hoş ve nefis kokulu bir meltem yayılır. Sen yü­zünün cema­li ve nurunun parlaklığıyla otağından dışarı çıkarsın. Perdedarlar sana doğru koşarak gelir­ler. Hürmet­lerinden ve nurunun gözlerini ka­maştırmasından dolayı gözlerini kaldırıp sana bakamazlar. Şöyle derler: “Ey Allah’ın dostu, Allah’ın sana gönderdiği elçiler kapıda bekli­yorlar. Yanlarında Rabbinden getirdikleri kıy­metli hediyeler vardır.” Sen onlara şöyle ce­vap verirsin: “Mevlâ’nın elçile­rine
Melekler, güzel sûretleriyle elle­rindeki hediye­ler parıldayıp nurlar saçarak sa­na doğru gelirler. Değişik kapılardan bulundu­ğun yere girerler ki, Rabbinin sana ver­diği, “her kapıdan bir selâm” sözü gerçekleşsin. Her kapı­dan güzel nağmeleriyle “Esselâmü aleyküm!” diyerek sana selâm verirler. Sonra da şunu eklerler: “Ey Allah’ın dostu! Rabbin sana selâm söylüyor. Sana bu hediye ve arma­ğanları gönderdi.”

Beklenmeyen Yeni Mutluluklar

Rabbinin sana olan armağan ve lütufları karşısında kalbinin sevincini bir düşün! Melekler yanından ayrılınca, Allah’ın sana bir nimeti olan zevcene bakarsın. Gözlerin şaşa­kalmış, sevincin kat kat artmıştır. Sen onunla birlikte son derece sevinç ve mutluluk içinde bulunurken, Allah’ın senin için yarattığı bir başka zevcenden en güzel bir nağme ve en tat­lı bir ifadeyle şöyle bir çağrı gelir: “Ey Al­lah’ın dostu, bizim senden nasibimiz yok mu­dur? Bize de bakma zamanın gelmedi mi?”

Kulakların onun güzel sözleriyle dolar dolmaz, güzel nağmesine karşı içinde doğan aşk ve sevgiden dolayı nere­deyse kalbin yerinden uçar. Hemen cevap verirsin: “Allah hayrını versin, sen kimsin?” Hemen cevap verir: “Ben Al­lah’ın kendileri hakkında şöyle buyurduklarındanım: “...Onlar için ne mutluluklar sak­landığını hiç kimse bilmez.” (Secde Sûresi: 17)

Tahtından hızla inip otağının ortasına geli­şini bir göz önüne getir! Sonra emrine verilen Cennet çocuklarının ve hizmetçilerinle birlikte yürürsün. Onun da çocukları ve hiz­metçileri seni karşılıyorlar ve sana refakat edip inci ve ya­kuttan bir saraydaki kırmızı yakuttan yapıl­mış bir otağa seni götürüyorlar. Sen sarayının kapısına yaklaştığında uşak ve hizmetçilerin sana kapıları açıyorlar. Sen mutluluk ve se­vinç dolu olarak içeri giriyorsun. Sarayın kapısını, perdele­rin güzelliğini, uşak ve hizmetçilerin hüsün ve cemalini bir düşün!

Sonra eşinin seni çağırdığı sarayının kapı­sından içeri giriyorsun. Girer girmez gözlerin yeşil zümrütten olan du­varlarının güzelliğine, bahçelerinin, göz alıcılığına, yapısının çekicili­ğine, avlusunun parlaklığına takılır. Zevcenin içinde bulunduğu otağa bakıyorsun. Senin ve eşinin yüzünün nu­rundan zaten nuranî olan otağ daha da aydınlanıp parlar. O seni ipek, at­las ve erguvandan döşekler üzerinden seyre­der. Hemen tahtından iner. Sana olan şiddetli özlem onu hafifleştirmiş, aşk onu rahatsız et­miştir. “Merhaba!” diyerek saygı dolu ifadelerle seni karşılar. Sonra seni kucaklamak üzere yaklaşır. -Nitekim Enes bin Malik (r.a.) Hz. Peygam­ber (s.a.v.)’den, hurilerin Allah’ın dos­tunu karşılayıp onunla tokalaştığını söyledi­ğini nakletmiştir.- Olanca güzelliği ve eşsiz yüzükleriyle ipek gibi yumuşak ellerinin avucunda bulunuşunu bir tasavvur et!

Sen yüzünün güzelliği, cisminin nazlılığın­dan, saç telle­rinin parıldamasından duyduğun hayret ve hayranlıkla kendinden geçmiş gibi­sin. Sonra elinden tutarak birlikte senin kurulu tahtına geliyorsunuz. Birlikte tahta çıkıyorsu­nuz. Üzerinize muhteşem gerdek perdesi geri­liyor. Eşini kucaklıyorsun ve bu hâlde üzeri­nizden uzun zamanlar geçi­yor. Sonra hizmetçi Cennet çocukları, sürahi ve kadehlerle huzuru­nuza gelip el pençe divan durarak, saf hâlinde bekliyorlar. Sonra size sakîlik yaparak içecek ikram ediyor­lar.

“Katımızda Dahası Vardır!”

Siz bu şekilde sevinç ve neşe doluyken, birden başka bir sarayından başka biri ses­lenir: “Ey Allah’ın dostu! Bizim senden nasibimiz yok mu? Bizi özleyeceğin an gelmedi mi?” Sen hemen sorusuna soruyla karşılık ve­rirsin: “Allah hayrını versin, sen kimsin?” Sa­na şöyle cevap verir: “Ben aziz ve celil olan Allah’ın kendisi  hakkında şöyle buyur­duğu kişiyim: “...katımızda dahası da vardır.” (Kaf Sûresi: 35) Bunun üzerine sen onun yanına va­rırsın. Böylece sa­raylarındaki, ölmez çocuklar ve itaatkâr hizmetçiler arasın­daki eşlerini tek tek ziyaret ederek sonsuz bir nimet ve mü­kem­mel bir sevinçle dolaşıp durursun. Her türlü sıkıntı senden uzaklaştırılmış. Her çeşit ek­siklik senden gide­rilmiş.  Her türlü kirden temizlenmişsin. Orada ayrılık nedir bilmezsin. Çünkü Yüce Allah kalbine yönelerek üzün­tülere şöyle buyurmuştur: “Buradan yok olun ve sonsuza dek geri dönmeyin!” Sevince em­rederek şöyle buyurmuş­tur: “Burada yerleş, sonsuza dek ayrılıp gitme!” Hastalık­lara şöyle buyurur: “Bedeninden uzaklaşın, sonsuza dek de ona  gelmeyin!” Sağlığa şöyle buyurur: “Bedenine yerleş, hiçbir zaman uzaklaşma!”

Öldürülen Ölüm

Senin gözlerin önünde (bir koç şekline ge­tirdiği) ölümü boğazlar. Sen artık ölümden emin kalmışsın ve ondan hiç­bir zaman kork­mazsın. Sana Rabbinin yakınlığı ve Cenneti ihsan edilmiş. Senden razı olduktan sonra bir daha ebedi­yen O’nun gazabından korkmazsın. Nimetler içerisinde yü­zersin, nikmet ve azabı­nın geleceğinden korkmazsın. Çünkü sen ke­sin olarak biliyorsun ki, aziz ve celil olan Al­lah seni seviyor, senden razıdır ve içinde yüz­düğün nimetlerden memnundur. Allah’ın saa­det yurdu ne muazzamdır! Allah‘ın yakınlık ve himayesi ne büyüktür!

Arş seni gölgelendirmekte. Melekler, ölüm­le yok olma­yan sonsuz bir hayatta, gidecek di­ye korkmadığın nimetler içerisinde Rabbinden sana sürekli lütuf ve ihsanlar getirir­ler. Rabbinin azabından eminsin. Senden razı olduğuna kesin inancın var. Afvının serinliğini tâ kal­binde hissediyor­sun.

Tuba Gölgesinde Sohbet

Allah’ın diğer bütün dostlarıyla birlikte za­manın musi­betlerinden ve çağların nahoş ha­diselerinden emin olarak ve Tuba ağacının gölgesinde sohbetler yaparak sonsuza dek ora­da ikamet edeceğini biliyorsun. Senin de için­de bulunduğun Allah dostları Tuba ağacının gölgesinde sohbet ederken, Allah, meleklerin­den birine emrederek, kendile­rine verdiği sözü yerine getirmek istediğini, gayet derecede ikram ve büyük bir sevince gark etmeyi arzu etti­ğini ilan etmesini söyler. Bunu da onları kendisine yaklaştırmak, “Hoş geldiniz!” dilekleri­ni doğrudan doğruya kendilerine iletmek, mübarek cemalini onlara göstermek, böylece en üstün bir makama çıkmalarını, sevincin do­ruğuna ulaşma­larını ve saadetin zirvesine eriş­melerini sağlamak istediğini ferman eder.

Rabbinden Gelen Davet

O anda birden bire şöyle ilan eden meleğin sesini işitir­sin: “Ey Cennet halkı! Allah’ın size verdiği bir söz var ki, henüz yerine gelmemiş­tir!” Cennetlikler, kendilerine ihsan edilenleri çok büyük gördüklerini belirterek cevap verir­ler. Cennete girdirildiklerini, azabından emin kılındıklarını, dolayısıyla mazhar oldukları lü­tuf ve ihsandan daha ötesi olmadığını söyler­ler. Sen de onlarla birlikte şöyle dersin: “Yü­zümüze rahmetle bakmadı mı? Bizi Cennete koymadı mı? Bizi Cehennemden kurtarmadı mı?”

Bunun üzerine melek kendilerine şöyle ses­lenir: “Allah, sizden Kendisini ziyaret etmenizi istiyor. O’nu ziyaret edin.” Onlar bu vaziyette iken, sevinç ve sürurlarından kalbleri, ruhları ile birlikte bedenlerinden uçacak gibi olurken bir de bakarlar ki, melekler yakuttan yaratıl­mış, sonra da ruh üfü­rülmüş, dizginleri altın­dan cins atlarla birlikte kendilerine doğru geli­yorlar. Atların yüzleri parlaklık ve güzellik ba­kı­mından kandiller gibidir. Küçük ve büyük pislikten temiz­dirler. Kanatlıdırlar. Eğerleri Cennetin kırmızı ipekleri ve bembeyaz tiftiğindendir. Sırtında kırmızı ve beyaz olmak üzere iki hat vardır. Biçim olarak da dünyada­ki en eşsiz cins atları andırmakla birlikte in­sanlar onlar gibi güzelini görmemişlerdir.

Uçan Atlar

Hareket etmeye başlarken olanca kırmızılı­ğı, parlaklığı ve parıldayan nuruyla Cennetin yakutundan yaratılan o cins atları ve ne kadar güzel olduklarını bir düşün! O atları, Cennet altınından yaratılan dizginlerini ve onları geti­ren meleklerin yüz güzelliğini bir göz önüne getir. Melekler diz­ginlerinden tutmuş, senin de içinde bulunduğun Allah dostlarına doğru geli­yorlar. Onlar koşarken son derece güzel yürüyüşlü ve rahvandırlar. Çünkü cins atlar olup, insanların eğitmesine ihtiyaç kalmadan ya­ratılıştan eğitilmiş olarak var edilmişlerdir. Son derece uysal olup hiç sıkıntı vermeden istenildiği yöne sevkedilebilirler. Meleklerin bu atlarla birlikte Cennetliklere doğru gelişini bir düşün!

Nihayet yanlarına geldiklerinde o atları çöktürürler. O atların duruş ve oturuşlarının güzelliğini bir göz önüne getir. O anda, onlar­dan birine binip Rabbini ziyaret edenler ara­sı­na katılacağını biliyorsun. Melekler o atları çöktürüp, atlar salih insanların istirahat yeri olan Tuba ağacı altında, zaferan bahçeleri içerisindeki misk tepecikleri üzerine ıhınca, melekler Allah’ın dostlarına dönerek o tatlı nağmele­riyle şöyle derler:

“Ey Rahman’ın dostları! Rabbiniz olan Al­lah size selâm söylüyor ve ziyaretine gitme­nizi istiyor. Dolayısıyla O’nu ziyaret ediniz ki, O size baksın, siz de O’na bakasınız. O sizinle, siz de onunla konuşasınız. O size cevap ver­sin, siz de O’na cevap veresiniz. Size olan fazl ve rahmetini artırsın. Hiç şüphesiz O, geniş bir rahmet ve büyük bir lütuf sahibi­dir.”

Senin de aralarında bulunduğun diğer Allah dostları bu sözleri duyunca, Rablerine olan sevgi ve özlemlerinden dolayı hemen koşarak atlarına binerler. Rablerine yakın olmak ve ha­kikî sevgililerini görmek için yüzlerinin güzel­liği, nuru ve parlaklığıyla nasıl da hızla atılacaklarını bir düşün! Sen de onların arasındasın! Sağ ayaklarını yakut, zümrüt ve inciden yapılı özengilerine attıkları anı bir tasavvur et! Ayaklarının güzellik ve yumuşaklığını bir göz önüne getir! O ayaklar güzellik bakımından dünyadaki yapı ve özelliklerin­den tamamen farklı bir biçimde yeniden yaratılmışlardır. Allah o ayakları Cennetinde her türlü afetten muhafaza etmiş ve yaratılışlarını boyalı yap­mıştır. Sonsuza dek misk tepecikleri ve zafe­ran bahçeleri arasında dolaşırlar. Allah dostla­rının yakut ve inciden özengilere uzattıkları o ayakla­rın saçtığı nurun güzelliğini bir düşün! En güzel Cennet atlarının en güzel özengilerindeki o ayakların parlaklığını bir göz önüne getir. Hiçbir zorluk ve meşakkatle karşılaş­madan ikinci ayaklarını da özengiye atarak, halis ipek ve erguvanla kaplı inci ve yakuttan binekleri üzerinde doğru­lurlar. Erguvanın kır­mızılığı arasında incinin beyazlığı ne büyük bir güzellik arzeder! Sen ve onlar cins at­larınızın üze­rine kurulunca, atlarını şahlandı­rırlar. Atların şahlanmasıyla ayakları altından savrulan misk tozları onların elbiseleri ve üzerlerine serpilir. Sonra bütün atlar düzgün bir tek saf ha­linde dizilirler. Hiçbir eğriliği bu­lunmayan dümdüz bir kafile oluşur. Biri diğerinin önüne geçmez. Bu ne muazzam kafile ve ne muhteşem süvari topluluğu!

Dümdüz bir saf hâlinde uzanan atlarının ve yüzlerinin sergileyeceği manzarayı bir göz önüne getir. Yüzlerini bir nur halesi kuşatmış, başları üzerinde inci ve yakuttan taçlar bulun­maktadır.

Milyarlarca Nuranî Sima

Bütün Cennetliklerin yüzlerinin bir araya gelişini ne zannedersin?! Milyarlarca nuranî simanın bir anda sergilediği manzarayı ne sa­nırsın! Başlarındaki inci ve ya­kuttan taçları sayıp bitirmek mümkün değil. Yüzlerinde par­lak tebessümler ve çehrelerinde sevinçli gülü­cükler parıl­damaktadır. Cins atlarıyla, kafilesi­nin intizamlı yol alışıyla, Allah dostlarının başlarındaki parlak taçlarının tek çizgi hâlinde dizilişiyle, bu taçları giyenlerin parlaklığıyla bu süvari kafilesini bir düşünsen, sonra da on­lar gibi olma özlemin­den canını versen sana çok görülmez.

Eğer düşünürsen, sana onlara özenmek ya­kıştığını an­larsın. Çünkü Rabbinin o dostları­na dünyada verdiği sözü mutlaka yerine getire­ceğini kesin olarak biliyorsun. Saf iyice düze­ne girip, başlar üzerindeki taçlar tek çizgi hâlinde dizilince: “Rabbimize gidelim!” diyerek hızla koşmaya baş­larlar.

Yakuttan tırnaklarıyla tek çizgi hâlinde ve aynı tem­poda biri diğerinin önüne geçmeksizin yol alırken o cins atları bir düşün! Sırtlarındaki Allah dostlarının vücutları nazla titreşiyor. Yürürken omuzları hep aynı hizada, koşar­ken atlarının ayakları ve özengileri de düz bir çizgi hâlinde uzanıp gidiyor. Ayaklarıyla zaferan ot­ları dalgalanıyor. Cennet ağaçlarına yaklaştık­larında, ağaçlar kendilerine meyvelerinden atar. Onlar seyir hâlindeyken atılan mey­veler gelip ellerine düşer. Ellerinde o meyveler ne güzel! Ağaçlar yana kayar ve yollarından çeki­lirler. Çünkü Mev­lâları, o ağaçlara saflarını bölmemelerini, düzgünlüklerini bozmamaları­nı ve Allah dostuyla arkadaşının arasına gir-memelerini ilham etmiştir. Zira Cennetlikler, dünyada Al­lah için birbirini sevdiklerinden Cennette de arkadaştırlar. Bu dostların kılık kıyafetlerini, elbiselerini, renklerini ve bi­neklerinin rengini de bir yapar.

Yol Veren Cennet Ağaçları

Düşün bir kere! Rabbinin lütfuyla arkada­şınla yanyana bulunuyorsun. Cennetin ağaçla­rına yaklaşıyorsunuz. Ağaçlar meyvelerini silkiyorlar, kopan meyveler sizin ve diğer Allah dostlarının ellerine düşüyor. Sonra kökleriyle birlikte yollarından çekiliyor ve rahatça yolla­rına devam ediyorlar. Gönülleri hep gerçek sevgililerinin cemalini sey­retmeye takılıdır. Sevinçle yürüyorlar. Birbirlerine dönüp bakı­yorlar, konuşuyorlar, gülüşüyorlar, şakalaşı­yorlar, Cennete koyması konusunda verdiği sözünü yerine getir­diği için Rablerine hamdediyorlar. Böylece yürümelerine devam eder­ken, bir de bakarlar ki Rablerinin Arşına yak­laşmışlardır. En güzel nur ve perdelerini görüyorlar. Bun­dan dolayı daha bir şevk, sev­gi ve coşkuyla atlarını koştu­ruyorlar.

Düşün bir kere! Cins atları, düzenlerini bozmadan, pırıl pırıl parlayan yüzlerle uçu­yorlar. Melekler onları çepe çevre sarmış, kendilerini Rablerinin huzuruna doğru sürdük­çe sürüyor. Nihayet Mevlâlarının Arşının di­bine kadar geli­yorlar. O mekânın genişliğini, nurunun güzelliğini, parlak­lık ve çekiciliğini bir düşün! Misk tepeleri üzerinde sıra sıra yas­tıklar dizilmiş ve halılar serilmiştir. Onlardan her biri kendisine hazırlanan yeri tanır. Tahtlar, Allah’ın seçkin ve sevgili kulları içindir. Ken­dileri için hazırlanmış minberlere, koltuklara, minderlere ve halılara yaklaşıp, minber, koltuk veya mindere doğru o güzel ayağını özengiden indirince, hâllerini bir düşün! Nihayet yerlerine kurulurlar. İnci ve yakutla yükseltil­miş koltuklara oturan o diz ve bedenlerin için­de bulunduğu nimet ve konforu bir düşün! O ne muaz­zam makam ve Allah dostlarının o makamlara kuruluşu ne muhteşem kuruluştur!

Herkes yerlerini alıp, makamlarına rahatça oturarak perdeler de nur ile parlayınca gözleri­nin aldığı lezzeti varın siz kıyas edin! Hepsi dikkat kesilip can kulağıyla gerçek sev­gililerinin söze başlamasını bekliyorlar. Mevlâları ve Sul­tanlarının, manevi derecelerine göre kendi yakınında on­lara lütfedeceğine söz verdiği gerçek makamlarındaki otu­ruşlarını bir tasavvur et!

Allah’a En Yakın Olanlar

Evet, onların orada Allah’a olan yakınlıkları, manevî mertebelerine göredir. Allah’ı en çok sevenler, O’na en ya­kın oturanlardır. Çün­kü, onlar dünyada en çok Allah’a sevgi ve mu­habbet beslemişlerdir. Allah’ın Arşına en ya­kın oturanlar, insanlara karşı O’nun hükümle­rini uygulayanlar ve hüccetler ve delillerle di­nini savunanlardır. Peygamber­ler ve Sıddîkler de makamlarına göre Aziz ve Rahim olan Al­lah’a yakın bulunurlar. Ziyaretine gidilen Zat ne büyük, ne yüce ve ne uludur!

Güzel izzet ve ikramları, yüzlerinin hüsn-ü cemali ve parlaklığı ve arşın saldığı nur ve perdelerinin parlaklığıyla onların o meclisleri­ni bir düşün! Sağlam bir akılla, o mec­lislerini, koltuk ve minberlerinin parlaklığını ve müşa­hede ettikleri Rablerinin cemalini bir düşün! Senin buna duyaca­ğın özlem ve arzudan ruhun uçsa, çok görülmez. Bu Allah’ı tanıyan, Rabbine ve O’nun cemalini görmeye müştak olan her aklı başındaki insanın en büyük arzusu ol­duğuna göre bütün bunları sakin kafayla şöyle bir düşün! Belki bu vesi­leyle nefsin, seni bun­dan mahrum bırakan her şeyden ve seni Rabbine manen yaklaşmaktan alıkoyan her kötülük­ten elini çeker.

Meclis Tamam Olunca

Meclisleri tamam olup, herkes rahatça yer­lerini alınca kendileri için sofralar serilir. Aziz ve Celil olan Allah ziyaret­çilerine yemek ve meyvelerle ikramda bulunur. Allah’ın ziyaret­çileri ve sevgili kulları için sofralar kurulur. Rahman’ın ziyaretçilerini ağırlamak için bizzat melekler seferber olurlar. İçinde temenni bile edemedikleri türlü türlü yemekler ve çeşit çe­şit meyvelerle dolu altın tepsileri önlerine ko­yarlar. Rablerinin kendilerine olan ikramından dolayı büyük bir memnuniyet ve sevinçle elle­rini uzatırlar. Hiç şüphesiz her ziyaret edilen kişinin, ziyaretçisine izzet ve ikram etmesi hakkıdır.

Artık, O Kerîrn, Vahid, Cevad, Macid ve Azîm olan Allah’ın ikramı nasıl olur? Düşün bir kere! Mevlâlarının kendilerine olan ikra­mıyla mesrur olarak ve büyük bir se­vinç içeri­sinde yemeklerini yiyorlar. Nihayet yemekleri­ni yiyince Yüce Allah meleklere: “Onlara içe­cek ikram edin!” diye emreder. Artık hizmetçi­ler ve Cennet çocukları değil de bizzat melek­ler içi şarap, bal, su ve süt dolu inciden sü­rahi ve kadehlerle yanlarına gelirler. Rahman’ın meleklerinin elindeki o sürahi ve kadehleri bir dü­şün! Allah’ın dostları onlardan alıp içiyorlar. İçeceğin güzelliği ziyaretçilerin yüz­lerine yansır.

“Dostlarımı Giydirin!”

Melekler, Allah’ın emrettiği içecekleri ken­dilerine ikram edince bu defa da Yüce Mevlâ şöyle buyurur: “Dostlarımı giydirin!” O anda melekleri bir göz önüne getir! Cennette benzerleri hiç giyilmemiş çok kıymetli elbiseler getirirler. Huzurlarında dururak o elbiseleri Al­lah’ın rıza ve ikramına layık bu bahtiyarlara giydirirler.

Onları bir düşün! Elbiseleri başlarına koy­duklarında ayaklarına varıncaya kadar üzerle­rine oturur. Güzelliğiyle yüzleri parlar. Sonra O Yüce ve Ulu Allah: “Onlara güzel koku ik­ram edin!” diye emreder. Bunun üzerine ken­dilerine türlü türlü misk ve daha önce hiç duy­madıkları diğer Cen­net kokularını getirip serp­mek üzere bütün güzelliği, şiddetli parlaklığı ve göz alıcı nuruyla bir bulut kalkar.

Serpilen Hoş Kokular

Düşün bir kere! Emre muhatap olan bulut, üzerlerine hoş kokular yağdırıyor. Güzel rayi­halar yağmur gibi üzerle­rine yağıp yüz ve elbiseleri nefis kokular içerisinde kalıyor. Onlar yiyip içtikten, melekler kıymetli elbiseler giy­dirdikten ve bulut, üzerlerine güzel kokular serptikten sonra gözleri hayret ve sevinçten ba­kakalır, gönülleri Allah’ın rahmet ve keremine takılır durur.

Allah’ın Cemalini Seyretmek

Onlar bu durumda iken birden perdeler kal­dırılır ve Rableri kendilerine cemaliyle görünur. Bir ona, bir de gü­zelce hayal bile edeme­diklerine -ki bunu güzelce hayal edebilmeleri asla mümkün değildir. Çünkü O öyle bir Ka­dim’dir ki yaratıklarından hiçbiri Kendisine benzemez- ba­kınca, evet O’na bakınca sevgililileri olan Allah, kendilerine merhabalarla şöy­le seslenir:

“Merhaba kullarım! Hoş geldiniz!” Azamet ve güzelli­ğiyle Allah’ın kelâmını duyunca ne dünyada ne de Cen­nette bulamadıkları bir saa­det ve sürur kalblerini kaplar. Çünkü, hiçbir şeyin Kendisine benzemediği Zatın kelâmını duyuyorlar.

Onları bir düşün! Hepsi başlarını eğmiş, O’nun sözlerini duymak için can kulağıyla dinlemektedir. Biricik sevgilileri ve göz ay­dınlıkları olan Zat’ın sözlerini dinlemenin ver­diği sevincin nuru yüzlerini kaplamıştır. Al­lah’ın, bizzat sana hitaben söylediği sözlerini işitme sevincin şöyle dursun, dostlarına “Mer­haba!” dediği anı tasavvur ettiğinde duydu­ğun sevinç ve O’na beslediğin muhabbetten ruhun uçsa çok görülmez. Allah onları “Selâm!” sözü ile selâmlar. On­lar da selâmını: “Selâm Sen­sin. Selâmet de Sendendir. Celâl ve ikram da sadece Sana mahsustur!” diyerek alırlar.

“Merhaba Ey Dostlarım!”

Yüce Allah sözlerine şöyle devam eder: “Merhaba ey kullarım, ziyaretçilerim, yaratık­larımın en hayırlıları, bana verdikleri sözü ye­rine getirenler, öğütlerimi tutanlar, Beni gör­medikleri hâlde hakkımı gözetenler ve her hâl ve du­rumda Bana karşı ürperti içinde bulu­nanlar! Vücutlarınızda sizlerden razı oluşu­mun alameti olarak zahmet ve meşak­kati gör­düm. Zamanınızda hükmedenlerin size yaptık­larını müşahede ettim. İnsanların eza ve cefası, Benim hakkımı yerine getirmekten sizi alı­koymadı. Dileyin benden ne di­lerseniz!” O an­da onları bir görebilsen!

Bunları bizzat biricik sevgililerinden du­yuyorlar. On­lara, dünyada, verdikleri ahdi ye­rine getirdiklerini, hakkını gözettiklerini ve sürekli olarak Kendisinden korktuklarını hatır­latır. Onlar da, O’nun haklarını gözetmeleri konusun­daki iyiliklerinin boşa gitmediğini ve takdir edildiğini, kor­kularının mükâfatlandırıldığını ve merhabalarla karşılan­dıklarını du­yunca sevinçten uçar gibi olurlar. Nitekim dün­yada da bu arzu ve ümitle O’na kulluk et­mişlerdi. O’na itaatte kusur etmedikleri ve O’ndan korkmada ihmal gös­termedikleri zaman neşe ve sevinçten kalbleri âdeta uçu­yor­du. Şiddetli korkularından ve Allah’ın hakkını gözetip onu koruma endişesinden dolayı, dün­yada itaatle boyun eğerek, içinde bulundukları hâlden memnun oluyorlardı. Gönüllerini dol­duran bir sevinçle, azamet ve celâline yemin ederek, O’nun kendi üzerlerindeki hakkını tam olarak ye­rine getiremediklerini belirterek ce­vap verirler. Bununla Allah’ı ta’zim ve nimetlerinin çokluğunu ifade etmek ister­ler. Çünkü Allah, onları Cennetiyle mükâfatlandırmış, zi­yareti ve yakınlığı ve sözlerini dinletmekle şereflendirmiştir.

Sonsuz Minnettarlık

Onlar şöyle derler: “İzzet ve celâline, aza­met ve yüce makamına yemin ederiz ki, Senin yüceliğini hakkıyla takdir edemedik. Hakkını tam olarak yerine getiremedik. Sana secde et­memize izin ver.” Bunun üzerine Rableri onla­ra buyurur ki: “Ben sizden ibadet zahmetini kaldırdım. Vücut­larınızı rahata kavuşturdum. Zaten siz dünyada uzun uzun ibadetle onu ol­dukça yormuştunuz. Alınlarınızı benim için secdeye koymuştunuz. Şu anda ise siz benim kerem ve rahmetime koşup gelmiş bulunuyor­sunuz. Öyleyse dileyin benden dileyeceğinizi!’ Bir başka hadiste şu ifadeler de yer almaktadır:

“Rablerine bakınca, onun için hemen secdeye kapa­nırlar. Bunun üzerine Allah Kendi yüce kelâmıyla şöyle seslenir: ‘Kaldırın başlarını­zı! Şimdi amel zamanı değildir. Şimdi sevinç ve cemalimi seyretme zamanıdır.”

Öyleyse aklınla, onların Sultanlarını gör­dükleri ve ger­çek sevgilileri, gönüllerinin sır­daşı, gözlerinin sevinci, kalblerinin hoşnutlu­ğu ve ruhlarının huzuru olan Allah’ın kelâmı­nı işittikleri zaman yüzlerinin nurunu ve onla­ra gelen sevinç ve coşkuyu bir göz önüne ge­tir! Başlarını secdeden kaldırır ve hiçbir şey Kendisine benzemeyen Zat’ı gözleriyle seyre­derler. Bu sayede şeref, ikram ve değerin do­ruğuna, memnuniyet ve yüksekliğin nihayetine ererler. Hayallerin bile konamadığı, zihinlerin kuşatamadığı, düşüncenin yeti­şemediği ve anlayışların ihata edemediği aziz ve celil olan Allah’ın cemalini seyretmeyi sen ne sanıyor­sun?!

O, akılların idrakinden şaşırıp hayretlere düştüğü Ka­dîm olan Ezelîdir. Hiçbir anne rah­mi ona mekan olmamış, hiçbir babanın sul­bünden gelmemiş, hiçbir cisim sûretinde görü­nüp de şekil değiştirmemiştir. O bütün bun­lardan mü­nezzehtir. Diller O’nun sıfatlarına misaller getirmekten aciz kalır. O zatiyle tek olup başka varlıklara benzemekten mü­nezzeh­tir. Yaratıklara eş olmaktan celâliyle yücedir. O öyle bir yücedir ki, O’na denk olacak hiçbir şey yoktur. O’na ortak olacak hiçbir şeriki bu­lunmaz. Yaratmasını irade edip de kendisine zor gelecek veya yaratmasından aciz kalacak hiçbir şey yoktur. Zorba zalimler O’nun aza­metine teslim olup boyun eğmişlerdir. Evvel­kiler ve sonrakiler O’nun hükmüne musahhar olmuşlardır. Olmuşuyla, olacağıyla ve ola­caksa nasıl olacağıyla her şeye ilmi nüfuz et­miştir, il­miyle bütün varlıkları kuşatmıştır. Hepsinin seslerini çok iyi duyar. Zatlarını iha­ta eder, iradesi hepsine geçer. Meşieti hepsine boyun eğdirir. Her şey O’nun tarafından çekip çevrilmektedir. Bütün mevcudatı yoktan icad eder. Hiçbir şey, O’nun istediği vakitten önce var olamaz. Hiçbir şey O’nun iradesine karşı gelemez. Öyleyse daha önce adı bile anılacak bir nesne değilken, Vahid ve Kahhar olan Al­lah tarafından var edilen şeyler nasıl O’nun emri karşısında diretebilir?

Saraylara Dönüş

Allah, sevgili kullarını Kendisini görmekle sevindirip, onlara yakınlığıyla ikram edip şe­reflendirerek, doğrudan doğruya Kendisiyle ko­nuşmak ve yüce sözlerini dinlemekle nimetlendirince, hazırladığı ikram, nimet ve lezzetlerine dönüp gitmeleri için onlara izin verir. Onlar da dönüp inci ve yakuttan birta­kım atların yanına gelirler ki eyerlerinin üze­rinde Cennetlerin bahçelerinde kanat çırpıp uçan ve özel hazırlanmış tahtları vardır. İzzet ve celâl sahibi Allah’ı gören ve O’nun mübarek kelâmını işiten yüzleri ne zanne­dersin? Onla­rın güzellikleri ve cemali nasıl da kat kat artar ve bu bakış onların parlaklık ve nurunu nasıl da artırır?!

Yürümeye devam ederler. Nihayet saray­larını görürler. Hizmetçileri, uşakları ve çocuk hizmetkârları onları fark edince, herbiri sa­rayının kapısında onu karşılamak için koşar. Sarayının kapısına geldiğinde, hepsi onun et­rafını sararlar ve ona saray ve otağına kadar refakat ederler. Sa­ray ve otağının kapısına yaklaştığında perdedar büyük bir tazim ve saygıyla kalkıp sarayının kapısını açar. Zev­celeri onu karşılamak üzere koşuşurlar. Zev­cesi, yüzünün hüsn-ü cemaline bakıp da, güzel­lik, parlaklık ve nurunun kat kat arttığını gö­rünce, ona olan aşk ve muhabbeti daha da ar­tar. Sarayları, otağları, kubbeleri ve zevceleri, yüzünün nur ve cemaliyle parlar. Zevcelerinin hüsün, cemal, nezaket ve haşmetleri ziyadeleşir. Sonra atlarından inerler ve saray­larının salonlarına doğru ilerlerler. Yataklarına kurulup konforlarına geri dönerler.

Derken dostlarının hoş ve tatlı meclislerini özlerler. Hemen, cins at ve kısraklarına binip birbirlerini ziyarete giderler. Cennet nehir­lerinin kıyısında buluşurlar. Orada misk ve kâfur tepeleri üzerinde kendileri için Cennet min­derleri ve halıları döşenmiştir. Dostlar se­vinçle karşı karşıya oturur, Cennet içecekle­rinden içerler. Cennet çocukları Cennetin şa­rap, tatlı içimli meşrubat ve selsebil nehirle­rinden sürahi, bardak ve kadehlerle alarak ken­dilerine ser­vis yaparlar. Cennet çocukları Al­lah dostlarına ikram etmek için kadehleri alıp nehirlere daldırınca, onlar ancak Allah’ın şu seslenişini duyarlar:

“Ey dostlarım! Dünyada çok kez sizi su­suzluktan du­dakları çatlamış ve boğazları ku­rumuş olarak gördüm. Şimdi karşılıklı olarak isteğiniz kadar için ve nimetlerinizin arasına dönün. “Geçmiş günlerde işlediklerinize kar­şılık afiyetle yiyin, için!” (Hakka Sûresi: 24) İnsanlar, yaptıkları iyi işleri takdir ederek an­latan Mevlâlarının sözünü işittikleri anda ve ehl-i dünyanın içki meclislerine karşılık, onla­rın da kendi aralarında Cennette bu tür meclisler düzenleyip kar­ş

Hz. Bediüzzaman Said Nursi'nin Hayatı ve Özellikleri

Said Nursi’nin hikâyesi iki çağın kalbinde yaşamış ve yıkılışların yanında kuruluşlara da şahit olmuş onca ihanete, zulme, işkenceye rağmen asla yıkılmamış, boyun eğmemiş bir ümit süvarisinin hikâyesidir. Ve bu hikâye bu ideallerle geleceğe yürümek isteyenlerce satır satır okunmalı ki ümidin en umutsuz zamanlarda bile insanı nasıl başı dik, ruhu yüce bir hale getirdiği akıldan çıkarılmasın.

Bu hikâyenin kahramanından geride kalan talebelerine, devletin kendisini 28 yıl gözaltı ve hapiste tutup bir sürgünden diğerine yollamasına ve sayısız kere mahkemeye çıkartılmasına sebep olan 6 bin küsur sayfalık ‘Risale-i Nur Külliyatı’ adlı kitabı kalır. Bu hikâye önemlidir ve önemsenmelidir. Çünkü dün olduğu gibi bugün de dünyaya perestiş edip milletin malını bir haramzade fütursuzluğuyla yemeye çalışanlara inat milletin sadece imanıyla ilgilenen bir kahramanın hikâyesidir. Bütün ömrünü insanlara bildiklerini aktarma çabasıyla geçiren ve bu uğurda akıl hastanesine bile sevk edilen, çok defalar doğru bildiklerini söyleme adına hayatını ortaya koymaktan çekinmeyen bir düşünürün hikâyesidir. Dünya zevki namına bir şey tatmayan bu kahraman yılmayan bir mücadele ve mücahede adamıdır. Öyle ki ilmi çalışmalarına ve mücadelesine engel olmaması için hayatı boyunca hiç evlenmez. Hayatı hapis, sürgün, mecburi ikametlerle doludur. Dünyanın zinet ve süsünü geri planda bırakan Bediüzzaman, hep başı dik durmuştur.

Okuduğunu Ezberlerdi

Bu hikâye, 1876 yılı baharında serin bir seher vakti Bitlis’e bağlı Nurs köyünün kıbleye bakan yamacındaki toprak damlı, kerpiç duvarlı evlerinde başlar.

Babası Mirza Efendi, ona Muhammed Said ismini verir. Said’in babasının ismi Mirza, annesi ise Nuriye Hanım’dır. Mirza Efendi’nin altı çocuğundan birisi olan Said’in çocukluk yılları, Nurs’ta anne ve babasının yanında geçer. Her şeyin nedenini, niçinini araştıran Küçük Said anne, babasına sürekli sorular sorar. 9 yaşında Tağ köyündeki Molla Mehmed Emin Efendi’nin medresesine gider. Buradan köyüne geri gelir ve haftada bir eve gelen biraderi Molla Abdullah’tan ders alır. Ağabeyi, Molla Abdullah’tan aldığı haftalık dersi kâfi görmeyen zeki Said, bir yıl kadar sonra Seyyid Nur Mehmed’den ders alır. Daha sonra Hizan’a gider, orada değişik medreselerde kalır, ne var ki fazla dayanamaz ve köye geri gelir. Babasından izin alarak Arvas nahiyesine gider. Orada Mir Has Veli Medresesi’nde ders görmeye başlar. Daha sonra Doğubayazıt’a kadar bütün medreseleri dolaşır. Şeyh Muhammed Celali’den üç ay ders görür ve hocasından tüm konuların özetlerini öğrenir. İşte Said Nursi’nin hayatı boyunca aldığı tek ders bu üç aylık eğitimden ibarettir.

Bundan sonra eğitimine kendi çabaları ile devam eder. Çoklarının hocalarının yanında yıllarca kaldıkları halde anlayamadıkları konuları Allah vergisi zekâsıyla kendi kendine öğrenen Küçük Said eline geçirdiği kitapların açıklama kısımlarını bırakıp bütün kitapların yalnız metin kısımlarını okumakla yetinir. Cem’ul-Cevami, Şerh’ul- Mevakıf gibi zor kitapları kendi kendine okuyarak tek okumada anlayabilmektedir. Bu sıralarda henüz 13-14 yaşlarındadır. Bu yaşlarında ömrünün geri kalanı boyunca kimseye bir soru sormamak için karar alır. Kimseye soru sormayacak, kendine sorulan bütün suallere cevap verecektir. Ağabeyi Molla Abdullah onu imtihan eder. Bilgi ve derin vukufiyetini görünce ona talebe olur ve kardeşinden gizlice ders alır. Said’in ünü yavaş yavaş etrafa yayılmaya başlar. Siirt’te ilmi ve fazileti ile meşhur Fethullah Efendi’yi ziyaret eder ve Fethullah Efendi onu imtihana tabi tutar. Hangi kitaptan bahsettiyse onu bitirdim, der. Molla Fethullah: “Zekân iyi, acaba hıfzın nasıl?” diye bir soru yöneltir. Sonra “Makamat-ı Hariri’den, birkaç satırı iki defa okumakla hıfz edebilir misin?” diye kitabı kendisine verir. Kitabı eline alır, bir defa okur, ikinci okuyuşunu da ezberden yapar.

Dünya Hayatı
Hayatın lezzetini, zevkini isterseniz hayatınızı imanla hayatlandırınız ve farzlarla ziynetlendiriniz ve günahlardan çekinmekle muhafaza ediniz.

Bediüzzaman Fotoğrafik Hâfızaya Sahipti

Alabildiğine zeki, akranlarının üç beş bakışta anladığı ve üç beş gün sonra unuttuğu bir dersi bir bakışta anlayan ve bir daha asla unutmayan muhteşem bir zekâya sahip birisiyle sıradan birisinin alacağı eğitim arasında fark olduğunu günümüz bilim adamları da söylüyor.

Bediüzzaman işte böyle bir zekâya sahiptir. Günümüz bilimsel ifadesiyle fotoğrafik bir zekâya sahip olan Bediüzzaman bir baktığı sayfayı adeta olduğu gibi hafızasına alarak gerektiğinde oradan istifade etmiştir.

İlim Allah’ın malı. Peygamberler ve onlara varis olanların geride bırakacağı miras ilimdir. Onlar sahip oldukları ilmin gösterdiği yolda her şeyi göze alarak yürürler. Harama nazar nisyan getirir. Bunu bilen Allah dostları haramın her türlüsünden azından çoğundan, gecesinden gündüzünde vs. kaçınmışlardır. İnsan zihni bir harddisk gibidir. O harddiskin bütün potansiyellerini kullanarak ondan daha sağlam istifade edebilme yine insanın kendisine düşen bir görevdir. Yani öyle insanlar var ki çok keskin diye tabir edilen zekâlarını haram dairede kullanarak zamanla tamamen iş yapamaz bir hale getirebilirler. Öyle insanlar da var ki onlarda Allah’ın bir nimet olarak kendilerine sunduğu zekâlarını her gün yeni bir ameliye ile bileyerek bir ateş parei zekâ haline getirebiliyorlar. İşte Üstad Bediüzzaman böyle bir zekâya sahiptir. Bütün kitaplarında, bütün talebelerinin şahadetiyle sabittir ki o bütün bu eserleri yazarken yanında Kur’an’dan başka olabilecek bir eser bulunmuyordu. Medrese tahsil hayatında iki yılda okunması gereken kitapları O’nun iki cuma arasında ezberleyebilmesi zekâsının durumunu gösteren örneklerdendir.

Esaret sonrası yeniden İstanbul’a dönen Bediüzzaman Hazretleri “Dârü’l-Hikmeti’l-İslâmiye” üyeliğine tayin edildi. Darü’l-Hikmet’il-İslamiye’yi 1918 yılında 5. Sultan Reşad’ın fermanıyla Şeyhülislâm Musa Kâzım kurmuştu. Bediüzzaman Hz.’nin de içinde görev aldığı 28 ilim adamı ve fıkıh, kelam ve ahlak komisyonunun bulunduğu müessesenin üyeleri arasında Mehmed Âkif, İzmirli İsmail Hakkı, Elmalılı Hamdi gibi bilinen İslâm âlimleri de bulunuyordu. Kuruma günümüz ifadesiyle “İslam Akademisi” veya “Yüksek İslâm Şûrâsı” denebilir. Bu kurum 1922 yılında kapatılmıştır.

Başıboş Değilsin
Kendini başıboş zannetme. Zira şu misafirhane-i dünyada nazar-ı hikmetle baksan; hiçbir şeyi gayesiz, nizamsız göremezsin. Nasıl sen nizamsız, gayesiz olabilirsin?

Her Suale Cevap Verir Ama Sual Sormaz

Said Nursi’nin 1907 sonbaharında İstanbul’a gelişini Eşref Edip şöyle tasvir eder: “Şarkın yalçın kayalıklarından, bir ateş pare-i zekâ, İstanbul âfâkında tulû etti.” İstanbul’a gelmeden evvel bir gün Tahir Paşa: “Şark ulemasını ilzam ediyorsun, fakat İstanbul’a gidip o denizdeki büyük balıklara da meydan okuyabilecek misin?” der. İstanbul’a geldiği zaman Fatih’te Malta Çarşısı’ndaki Şekerci Hanı’na yerleşir. Bu han dönemin önde gelen Osmanlı aydınlarının buluşma yeridir. Handaki odasının kapısına bir levha asar: “Burada her suale cevap verilir, her müşkil halledilir, fakat sual sorulmaz.” İstanbul aydınları buraya akın eder ve görüşmeye gelenleri kendine hayran bırakır Said Nursi (Tarihçe-i Hayat, s.21-32)

Daha 30-31 yaşlarında olan oldukça genç bir âlimin bütün İslam âlimlerinin yetiştiği bir merkez olan İstanbul’da bu ifade ile ortaya çıkması aklı olan herkes tarafından kabul edilir ki bu onun ilmi kabiliyet ve yeterliliğinin bir ispatıdır.

Fotoğrafik zekâsına küçük bir örnek: Zamanın Bitlis Valisi Ömer Paşa, Said Nursi’nin yüksek bir ilim ve fazilet sahibi olduğunu duyduğu için kendi konağında kalması için ısrar eder. Burada iki sene kalan Said Nursi, ardından Van Valisi Tahir Paşa’nın daveti üzerine Van’a gider. Burada bütün müspet ilimleri araştırmaya ve öğrenmeye başlar. Kısa zamanda riyaziyat, felekiyat (uzay ilmi), tarih, coğrafya, matematik, jeoloji, fizik, kimya, astronomi ve felsefe gibi ilimlere vâkıf olur.

Bediüzzaman hayatının hiçbir dönemini okumadan geçirmemiş, her anını okuyup araştırarak değerlendirmiştir.

Kaynak Kitapları Hafızasında Taşıyordu

Rahat bir çalışma ortamı bulamayan Bediüzzaman temel kaynakları ezberleyerek problemini çözmüştür. Unutmamak için üç ayda bir kitapları gözden geçirir. Onun zamanın bilim adamlarıyla yaptığı bazı tartışmalarda bu muhteşem zekâsını çok iyi kullandığına şahit oluyoruz.Bunlardan birisi Van’da bir coğrafya öğretmeni ile girdiği tartışma sonucunda valinin huzurunda meydana gelmiştir. Coğrafya kitabını ezberleyerek bir coğrafya öğretmeni ile giriştiği münazarayı kazanan Bediüzzaman bir başka olayda da kısa bir sürede inorganik kimyayı öğrenerek yine bir kimya öğretmeni ile giriştiği münazarayı kazanır. Özellikle matematik en sevdiği ilim dallarından birisidir. Bütün problemleri akıldan çözer.

Kendi İfadesiyle Hafızası

1950’den sonraki günlerde, seksen yaşlarındayken yazdığı ‘Nur Âleminin Bir Anahtarı’ isimli en son eserinde hafızası ile ilgili ipuçları yer almaktadır: “Manevi nurun beşerin kafasında cilvesinin bir cüz’isi tırnak kadar kuvve-i hafızaya malik bir adamın kafasında, doksan kitabın kelimatı yazılmış. Ve üç ayda, her günde üç saat meşgul olarak, hafızasının sahifesinin yalnız o kısmını ancak tamam edebilmiş. Aynı adam, seksen sene ömründe gördüğü ve işittiği ve merakını tahrik eden ve ona hoş gelen manaları ve kelimeleri ve savtları o tırnak kadar kuvve-i hafızanın sahifesinde istediği vakitte müracaat edip büyük bir kütüphane kadar bütün mahfuzatının aynı şeylerinin oradan istediklerini mevcut ve muntazam yazılmış ve dizilmiş görüyor.” (Emirdağ Lahikası - Mektup No: 83 - s.1858)

Kendine, dolayısıyla ilmi yeterliliğine güvenen insan bütün âlimlere meydan okuyarak “her istediğinizi sorun” diyebilir.

Daha genç bir delikanlı iken Van’ın çehresini değiştirmeye başlar, aşiretleri barıştırır, halkı uyandırmaya çalışır, bu arada da kendine ait bazı özellikleri ön plana çıkar.

1. Hediye ve para almaz.

2. Hiçbir âlime sual sormaz. Sadece sorulanlara cevap verir.

3. Talebelerini zekât ve hediye almaktan men eder.

4. Dünya malına karşı temkinlidir; “Bütün malımı bir elime alıp götürebilmeliyim.’’ der. Ve onu da hayatına tatbik eder.

Ondan Geriye Kalanlar

Said Nursi’den geriye miras olarak bir çift lastik ayakkabı, bir sepet, dört adet sefer tası, bir adet tencere, bir küçük çaydanlık, iki bardak, bir çarşaf, bir gömlek, üç mendil, bir havlu, pamuktan bir hırka, eski bir gömlek, eski bir havlu, eski bir mendil, bir bohça, kırık bir gözlük, bir dua kitabı, iki kalem, eski bir takvim, on beş lira bozuk para kalmıştır.

Sepet!
50’li yıllarda talebeleriyle bir mahkemeye giderken. Bir talebesi onun bütün “dünyasını” içine alan “sepet”ini taşıyor!

Rusya’da Esaret Günleri

Birinci Dünya Savaşı’nın patlak vermesi, hayalindeki üniversite kurma fikrini yarım bırakır. Üstad, 500 talebesinin başına geçerek milis kuvveti olarak savaşa katılır. Bitlis’in Ruslar’ın eline düştüğü gün kaçanları korumak üzere geride çatışırken, bir dereye düşer ve ayağı kırılır, Ruslara esir düşer. Tiflis, Petersburg üzerinden Kosturma şehrine gönderilir. Bolşevik ihtilali sırasında bir yolunu bulup esaretten kaçarak Petersburg, Varşova, Viyana ve Sofya yolu ile İstanbul’a döner. 4 Mart 1916’da başlayan esareti 28 Haziran 1918’de sona erer.

Esaretten döndüğünde 42 yaşındadır. İstanbul dönüşünde Daru’l-Hikmeti’l-İslamiye âzâlığına Enver Paşa’nın tavsiyesi üzerine Harbiye Nezareti kontenjanından tayin edilir. Bu arada I. Dünya Savaşı bütün hızıyla devam etmektedir. Osmanlı Devleti 30 Ekim 1918’de mütareke imzalamak mecburiyetinde kalır. 1920’de İngilizler İstanbul’u işgal eder. Buna karşı Said Nursi, yayınlanan fetvaya ve İngilizlere karşı ‘Hutuvat-ı Sitte’ eserini kaleme alır. Eser büyük yankı uyandırır. 31 Mart vakasının ardından mahkemeye çıkarılan ve idam cezasından dönen Said Nursi’yi bu sefer İngilizler idam etmek ister. Fakat Doğu’da isyan çıkmasından çekindikleri için bu kararı yürürlüğe sokamazlar. Ankara’ya gitmesinin daha güvenli olacağını yönündeki telkinlere kulak asmaz. Eğer ortada bir savaş varsa o, mutlaka ön cephede yer almalıdır.

Yeni Said Dönemi ve Sürgün Yılları

Mustafa Kemal, bu sırada şifreyle ve ısrarla “Bu kahraman hoca bize lazım” diyerek onu Ankara’ya çağırmaktadır. Davetler sıklaşınca Ankara’ya geçer. Meclis tarafından “hoş amedî” ile resmen karşılanır. Meclis’te konuşur, 10 maddelik beyanname yayınlar.

Mustafa Kemal’le görüşür ve Van’a gitmeye karar verir. Kendisine yapılan Şark vilayetleri umum vaizliği, diyanet âzâlığı, mebusluk teklifi vs. tekliflerin hiçbirini kabul etmeyerek Van’ın Erek dağı eteğindeki Ze rnabat suyu başında bir mağarada yaşamaya başlar.

Bu aynı zamanda Said Nursi için bir dönüm noktasıdır. Mücadeleci, hareketli, siyaset ve sosyal faaliyetlerin içindeki Said Nursi artık geride kalan bu dönemini “Eski Said olarak tanımlamaktadır. Onun yerine sadece tahkik-i iman dersine ağırlık veren, siyasetten uzak duran, yaklaşan büyük manevi buhranı göğüsleyebilmek için çareler arayan “Yeni Said” dönemi başlamıştır.

Doğu illerinde çıkan bir ayaklanma bahanesiyle hiç ilgisi yokken sürgün edilir. İlk sürgün yeri Burdur’dur. Etrafına yeni yeni talebeler toplanmaya başlayınca buradan da Isparta’ya sürgün edilir. 1927 yılında da jandarma eşliğinde ücra bir köye; Barla’ya yerleştirilir ve hayatının en büyük meyvesi olan Risale-i Nurların telifine burada başlar.

 Yolculuk
İnsan bir yolcudur. Sen burada misafirsin. Ve buradan da diğer bir yere gideceksin. Misafir olan kimse, beraberce getiremediği bir şeye kalbini bağlamaz.

Bediüzzaman’dan Günümüze Mesaj Var!

Fitne insanlık tarihiyle başlıyor. Öyle fitneler vardır ki; açtığı yaralar asırların geçmesine rağmen hâlâ kanamaktadır. Bediüzzaman döneminde de bir çok fitne yaşanmış. İşte o fitnelerden birine karşı hazretin ikazlarını biraz da günümüzün fitnelerini düşünerek okuyalım.

“Müteyakkız kardeşlerim! Hem bizim, hem İslâm dünyasının ebedî hayatının necatını, kurtulmasını temin edecek ve bizi tenvir ve irşad ederek dalâletten muhafaza edecek bir eser seçerken bu kadar dikkatli olmamız çok lüzumludur. Çünkü bu zamanda, türlü türlü aldatmalarla, perde arkasından İslâm gençliğini yoldan çıkarmaya çalışıyorlar. Bir eser okunacağı veya bir söz dinleneceği zaman, evvela yani: “Kim söylemiş? Kime söylemiş? Niçin söylemiş? Ne makamda söylemiş?” olan bir kaide-i esasiyeyi nazar-ı itibara almalı. Evet, kelâmın tabakatının ulviyeti, güzelliği ve kuvvetinin menbaı, şu dört şeydir: Mütekellim, muhatap, maksat ve makam. Yoksa, her ele geçen kitap okunmamalı, her söylenen söze kulak vermemelidir.

Yoksulluk Ölçüsünde Yaşadı

Daima iki öğün  yer; biri kuşluk vakti diğeri ikindiden sonra. Asla kızartmaya iltifat etmez. Çiçekler içinde ise fesleğenin ayrı yeri vardır. Yoksulluk ölçüsünde bir hayat sürer. Nitekim Barlalı talebesinin hanımı Memnune Kervancı, zaman zaman çorap ve elbiselereni yamaladığını aktarır. Yani sadece elbiselerini değil, çoraplarını yamalı giymek zorunda kalırdı. (Son Şahitler, 4. cilt, s. 292, Yusuf Kervancı)

Hayvanlara Şefkatliydi

İnsanların yanı sıra hayvanlara bile son derece şefkatlice yaklaşır. Sineklere duyduğu şefkati yine yanındaki talebeleri yıllar sonra şöyle anlatacaktır: “Üstad hayvanlara karşı da çok şefkatliydi. Sinekleri biz dışarıya kovmaya çalışırken, soğuk diye buna razı olmuyordu. ‘Bunların zaten ömrü az kaldı, yarın bunlar ölecekler. Bunlar benim gece arkadaşlarımdır.’ diyordu. İlaçların sıkılmasını da hiç istemiyordu.” (Son Şahitler, 1. cilt, s. 380, Yüzbaşı Refet Barutçu)

Risaleleri, Köylüler Mum Işığında Gizli Gizli Çoğalttı

Said Nursi ilk Nur talebelerini de Barla’da yetiştirir. Barla’da 8,5 sene kalır. ‘Sözler’, ‘Lemalar’ ile ‘Mektubat’ın büyük bir kısmı Barla’da yazılır. Diğer bir deyişle Risale-i Nur’ların üçte ikisi Barla’da telif edilir. Ancak bu yazma işi büyük imkânsızlıklar içinde gerçekleştirilmiştir. Risaleler küçük küçük kâğıt parçalarına ve hatta sigara sarılan küçük sarı kâğıtlara, kibrit kutularına yazılmaktadır. Risalelerin büyük bir çoğunluğunu Bediüzzaman kendi el yazısıyla yazar. Talebelerine yazdırdıklarını ise yine büyük dikkatle tashih eder. Eserleri yazdırma şekli de olağan dışıdır. Talebeleri sürekli kâğıt, kalem taşır. Evde veya kırda yürürken Üstad eserleri yazdırır. Çağlayan bir nehir gibidir adeta. Bu yüzden “Burayı anlayamadık tekrar eder misiniz?” diyen talebelerine sağ elini daire şeklinde acelesi varmış gibi sallayarak “Geçiniz, geçiniz. Daha sonra tashih ederiz” diye talimat verir ve ilham pınarını tekrar o akışına bıraktırır. Isparta’nın Barla nahiyesinde dikte ettirilen 20-30 sayfalık bir risale, gizlice Kuleönü, İslamköy ve Sav köyü gibi Risale-i Nur yazılan merkezlere ulaştırılır. Burada, eli kalem tutan kadın, erkek, çocuk herkes, bu fedakâr âlimin imdadına koşar. Bin kalem, bu risaleleri mum ışığında, perde veya kilimle kapatılmış duvar içinde ve yüklüklerde yazar. 130 parça tutan muazzam külliyatı hep hapis ve sürgünlerde yazmasına ve bunlar suçlu eserler sayıldığından toplatılıp imha edilmesi için uğraşılmasına rağmen, matbaalarda bastırılmayan bu kitapları halk eliyle yazıp çoğaltır. Afyon savcısının tespitiyle o devrede elle yazılıp çoğaltılan eserlerin toplamı 600 bini bulmuştur. (Emirdağ Lahikası - Mektup No: 106 - s.1885)

Sürgün Sürgün Üstüne!

1934 yılında Isparta’ya getirilir. Burada sekiz ay ikamet ettirildikten sonra 1935 yılında 120 talebesi ile birlikte Eskişehir Hapishanesi’ne sevk edilir. 1936 yılında Kastamonu’ya sürgün edilir. Karakolun karşısında iki katlı bir eve yerleştirilir. “Göz hapsinde” 8 sene yaşar. Kastamonu’da sekiz sene kalır. Ziyarete gelenler sıkı takibata alınırlar. Öğrencilerine büyük baskı uygulanır. Hapishanelerde bile tecrit edilir

Bediüzzaman 126 öğrencisiyle Denizli Ağır Ceza Mahkemesi’ne sevk edilir. (Tarihçe-i Hayat - Denizli Hayatı - s. 2182, Beşinci Kısım Denizli Hayatı) Bunun üzerine Ankara’da bir heyet oluşturulur, Risale ve Mektuplar yeniden tetkik edilir ve bir rapor hazırlanır. Raporda herhangi bir siyasi faaliyette bulunmadığına ve eserlerinin ilmi içerik taşıdığına değinilir. 1944 yılında beraat kararı çıkar. Bu arada dokuz ay hapiste kalır. (Son Şahitler, 2. cilt, s. 106 Selahaddin Çelebi) Denizli’deki beraatından sonra Emirdağ’a nakledilir. Yıl 1944’tür. Başkentin emri üzerine 1 Ağustos 1944’te Afyon Karahisar’ın Emirdağ ilçesinde mecburi ikamete tabi tutulur. Burada inzivayı tercih eder. Kimseyle görüşmek istemez, fakat baskı peşini bırakmaz. Hava almak için dışarı çıktığında yanında mutlaka bekçi veya jandarma olur ve başkasıyla konuşması engellenir. Kıyafetine bile karışılır, ziyaretine gelenler rahatsız edilir. Afyon’da sorgulanan Üstad, 1948 yılında tevkif edilerek hapse konulur. 72 yaşında 20 aya mahkûm edilerek tecrit edilir. Afyon Hapishanesi’nin durumu diğerlerinden farklı değildir. Kaldığı koğuşun camları kırıktır ve mevsim kıştır.

Cezasını tamamlayınca tahliye edilir. Ama bu sefer de risalelere el konulur. 1950’li yıllar Demokrat Parti’nin iktidara gelmesi ve genel af çıkması ile onun ve eserlerinin serbest kalması umut edilir. Ama bu umut kısa sürer, zira baskılar ve mahkemeler onun Urfa’da Rabb’ine yürümesine kadar devam eder.

Son Yolculuk Urfa’ya

Son günlerini Isparta’da hasta olarak geçirir. Aralık 1959’da Ankara’ya hareket eder. Oradan Emirdağ ve Konya’ya geçer. Tekrar Ankara’ya döner. Ocak 1960’ta İstanbul’dan sonra Ankara’ya gider ve buradan da Konya üzerinden Isparta’ya geçer. Peş peşe ziyaretler kamuoyunda büyük heyecan uyandırır. Gazeteler hadiseyi abartır. Bunun üzerine hükümet kendisine Emirdağ’a yerleşmesi için telkinde bulunur. Emirdağ’a yerleşen Üstad, mart ayında hasta yatağının başında nöbet bekleyen talebelerine yaşlı gözlerle “Allah’a ısmarladık, ben gidiyorum.” der. Artık gitme vaktidir. Ramazan ayının on beşine kadar sıhhati yerinde iken tekrar hastalığı nükseder. Ve bir gece yarısı başında bekleyen talebelerine “Gideceğiz.” der, “Urfa’ya.... hazırlanın.” Hazırlanırlar ve Peygamberler Şehri Urfa’ya doğru yola koyulurlar. Bu O’nun talebeleriyle yaptığı son yolculuk olur.

ALLAH BU BÜYÜK İNSANDAN RAZI OLSUN BENİM HAYATIMA NUR OLDU DİLERİM BAŞKA KARDEŞLERİME DE, KARANLIĞA DÜŞMÜŞ GÖNÜLLERE DE NUR OLUR RUHUNA FATİHA...

Resimlerle Ayetler 9

Resimlerle Ayetler 8

Resimlerle Ayetler 7